LITTLE PIGGY

Öykü Gazetesi

Küçük domuzcuk baktı kaldı suratıma. Annesi vefat etmişti. Kafasını okşayıp şefkatle sevdim onu. Kaybedilmiş yıllarımın çocuksu sevgisi.

Burnunda biraz çamur vardı. Çamurda biraz ben vardım. Kısacası umrumda değildi kirlenmek. En güzel elbiselerimle domuzcuğa sarıldım. Sonra ağaçlar vardı meyveler veren. Gölgeler içinde bir domuzcuk bir ben. Hepsi turuncuydu. Her şey. Herkes. Neşeli bulutlar ve özgürlük vadeden bir gökyüzü. Domuzcuğa parmağımla gökyüzünü işaret ettim. Sadece aptallar parmağın ucuna bakardı. Domuzcuk ise zekiydi. Ve annesinin gökyüzünde olduğunu hemen anladı o da. Beni kalkmam için zorladı. Kalkınca da eski püskü boş bir binaya ağır ağır götürdü. Biraz tereddüt etmeme rağmen onu takip edip içeri girdim.

x

İçerde ilginç bir dünya vardı. Bin bir kanat çizimi, çeşit çeşit pervaneler ve daha bir sürü şeyler vardı. Burası uçmayı kendine hedef edinmiş bir adamın atölyesi olmalıydı. Bu çizimlerin hepsini alıp tek tek inceledim. Böylelikle insan uçak fikrini hayata geçirmeye karar verdim. Yalnız çizimlere ek olarak domuzcuk için de bir bölme yapacaktım. Ayrıca bazı küçük değişimler yapmam da elzemdi.

Saatler, günler, haftalar, aylar ve üç mevsim geride kaldıktan sonra artık ortada bir insan uçak vardı. Domuzcuğu kucağıma aldım ve onu biraz sıkı giyindirdim. Başına kask takıp onun için hazırladığım küçük bölmeye yerleştirdim. Sıra kendime gelmişti, ben de kalınca giyinip başıma kaskımı takıp kanat ve pervaneyi vücuduma yerleştirdim. Hızlı bir deparla bayır aşağı 150 metre koştuktan sonra ayaklarım yavaşça yerden kesilmeye başlamıştı. Hemen pervaneleri çalıştırdım. Böylece yükselmeye yükselmeye yükselmeye başladık. Her ne kadar bu uçağın kontrolü bende gibi gözükse de asıl kontrol domuzcuktaydı. Çünkü yönü o belirliyordu. Saatlerce gökyüzünde bir işaret aradık onunla. Ve en sonunda aradığımız o işareti bulduk. İlerdeki bulut adeta domuzcuğun annesinin yüzünün portresiydi. Ona yaklaştıkça daha da sevecen bir gülümseme takındı bulut.

Buluta sadece santimetreler kalmıştı. Domuzcuk çok heyecanlıydı. Bulutun içine doğru yavaş yavaş giriyorduk. Tamamen bulutun pamuksu beyazlığının içinde kaybolmuştuk ki, işte tam o anda işin rengi değişti. Büyük bir gürültüyle öfkeli bir şimşek bizi hedef almıştı. On binlerce watt ikimizin o çelimsiz bedenlerini küle çevirecekti adeta. Daha yere ulaşmadan ölecektik. Bilincim kapanmadan önce düşünebildiğim son şeylerdi bunlar.

xxx

Kendime geldiğimde domuzcuk yüzümü yalıyordu. Hiçbir şey olmamış gibiydi sanki. Çimlerin üzerinde uzanıyordum. Sonra zorlanarak ve epey gayret sarf ederek ayağa kalktım ve o anda domuzcuğun annesini gördüm. Onlar birbirine kavuşmuşlardı. Ama bu nasıl olmuştu ki aklım şaşmıştı. Nerde olduğumuzu anlamak için etrafta biraz gezindim. Rengarenk çiçekler ve berrak bir nehir vardı. Biraz uzakta kalan bir şelaleden gelen sular… Her yer yeşildi. Cerenler ve ahular koşuyorlardı. Güzel yüzlü, belden üstü çıplak kızlar nehrin kıyısında oynuyorlardı. Burası dünyaya ait olamayacak kadar güzel ve huzurlu bir yerdi. İşte her şeyi o an anladım. Biz ölmüştük. Ve cennetteydik. Her şeye garipseyerek bakıyordum. Ardından çıplak ve kanatlı sarışın bir kız geldi. Yanıma indi. Gözlerimin içine gülümseyerek bakarak bana sımsıkı sarıldı. Ben henüz olanların şaşkınlığını atlatamamışken birden yukarı doğru uçmaya başladık. İyice yükseldikten sonra yavaşladık. Rüzgar saçlarını okşarken o kadar da güzeldi ki. Bir bulut kümesinin içine girdik. Her şey karardı bir anda. İşte bir şimşek daha! Kendimi elektriğe bıraktım. Göğsümde bir acı vardı. Bir şimşek daha! Tamam bu çok acıdı.

Sesler duyuyordum, gözlerim kapalıydı. Sesler: “Son ki üç” dedi. Bir acı daha ve gözlerim açıldı.

Hastanedeydim. Doktor elektroşok veriyordu. Demek ki kalbim durmuş olmalıydı. Yere inerken de paraşütüm açılmıştı öyleyse. Yine de anlamak mümkün değil. O şimşekten nasıl da ölmeden kurtulmuştum? Doktor tok bir sesle geçmiş olsun evlat ucuz atlatmışsın dedi. Sonra da iki gün daha burada istirahat edeceğimi söyleyip gitti. Herkes çıktıktan sonra bir hemşire yanıma geldi. Göz kırptı. Tanımıştım onu. O kanatlı kızdı o. Belki de beni kurtaran kız demeli ya da melek. Ama saçları siyahtı. Şaşkın ve kısık bir sesle, sen melek misin, dedim ona. İşaret parmağını hafifçe büzdüğü dudağına götürüp gülümseyerek sus işareti yaptı. Sonra sol kolumdaki enjektörü damarlarıma soktu.

Yavaş yavaş cisimler netliğini kaybediyordu. Gözlerim ağır ağır kapanıyordu. Ve ben uyuyordum. Kulağıma oldukça sevecen bir sesle, dinlenmelisin, diyip gitti.

(Öykü Gazetesi 13. Sayı/Ekim 2017)

Uğur Ergün

*İlk öykümü yayımlayan Öykü Gazetesi’ne sonsuz teşekkürler. Melekleri bol olsun.

xxxx

Yorum bırakın

Filed under Öykü, Düzyazı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s